ÜYE İŞLEMLERİ
PİYASALAR
DOLAR
6,1600
EURO
6,7238
IMKB
80.549
HAVA DURUMU
MAİL LİST
Nöbetçi Eczaneler

Leyla Yıldız / Uzman - Yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

„Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler…“ Nazım Hikmet

07 Aralık 2019 Cumartesi 22:11

 

 

„Sizi de bir ana doğurmadı mı? Analara kıymayın efendiler…“
Nazım Hikmet

Otuz günü olan kasım ayında 39 kadın erkek şiddeti görerek öldürüldü. Katilden daha çok, kurbanın yaşam tarzı, kıyafeti ve katledildiği saat söz konusu oldu. Tecavüze uğraması, işkenceye maruz kalması, çektiği korku, ızdırap söz konusu olmazken… 

Ne yapmalı kadın? Özgecan gibi, toplu taşıma yoluyla dolmuşa binip bir yerden bir yere seyahat etmemeli mi? Üniversite öğrencisi Şule gibi harçlığını çıkarmak için çalışmamalı mı? Ayşe Tuba gibi eski kocasınının hışmından kaçmak için başka bir şehre mi taşınmalı? Tesadüfte olsa tecavüzcüsünün sokağından geçmemeli mi? Paranoyak sevgilisi kıskanmasın diye pencereden dışarıya mı bakmamalı?

 İslam kültürü baskın toplumumuzda köle, kuma, töre kurbanı, berdel, çocuk gelin, düzeni tehtit eden „fitne“ unsuru olan kadın daha ne olmalı, daha ne yapmalı? Ne?

Örneklerinde yaşadığımız gibi, bazı „sözler“ hayata yön verirler, hele ki o sözler devlet eşrafından gelmişse, yaşamın vazgeçilmez parçası olurlar…

Bir zamanlar, bir dönem başbakanlık yapmış Ahmet Davutoğlu’nun eşi, bir kadın olarak, “Kadına şiddet” demenin konuyu büyüttüğünü söylemişti hatırlayacak olursak. Yine bir kadın olan bir şehrin büyükşehir belediye başkanı „medyanın kadına yönelik şiddeti abarttığını, kadına yönelik şiddetin ise “algıda seçicilik” olduğu“ söylemişti. Eski aileden sorumlu bakanlardan bir kadın ve anne de, basına yansıyan 45 erkek çocuğuna toplu tecavüz açıklamasında; „Bir kereden bir şey olmaz“ demiş, bir kerelik tecavüzün tecavüz olmayacağını izah etmişti. Bu ülkenin yetiştirdiği ve üniversitenin birinde eğitim veren profosörü ise “Namus indirimini”, “Bekaretin ağırlaştırıcı neden sayılmasını“ önermiş, “Evlilikte tecavüzün olmadığını“ savunmuştu. Başbakan yardımcılığı yapmış bir zat ise, kadınların „kahkaha atmasını iffetsizlik“ olarak nitelendirmiş, hamile kadınların sokağa çıkmasını doğru bulmamıştı. Şarkıcılık yapan bir şahıs da “Kadının fıtratında erkeğe köle olmak vardır”. „Şort giyen bir genç kız tecavüzü hak ediyor“ sözlerini de başka bir şarkıcı söylemişti.

 “Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ise ya satılıktır ya da kiralıktır.“ Diyerek şerefsizleştirilmeye çalışılmıştı kadın. “Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Anası ölsün.“ De diyerek, tecavüzcüsü ile evliliğe teşvik edilmişti kadın…

“Eskiden ‘Kocandır, sever de döver de’ derdik, artık demiyoruz.” Da dedi Türkiye’de bir vali, ve bir koca karısını „hiç pişmanlık duymadan“ 18 yerinden delik deşik etti.

Mesele  „erkeğin“ kadına nasıl davrandığı değil aslında... Mesele koskoca toplumun kadın-erkek ilişkisine bakış açısında. „Aşkından ölüyorumların“, „ya benimsin ya da karatoprağına“ dönüşmesinin normal karşılanmasında.

Kadının yüreğine bıçağı saplayan, kocadır, sevgilidir, cinsi sapıktır belki ama, asıl katil bu toplumun kendisidir. Yazgılara yaftalanan şiddetin meşrulaştırılmasıdır. Vetoplumu oluşturan tüm birimlerin zihniyetlerinin kabuk değiştirmesindedir acil çözüm.

Dillere plesenk olmuş „namus davası“ kadının ölmesine sebep en sık rastlanan cinayet şekli bahanesidir. Erkek egemen toplumlarda kadının “iffeti”, erkeğin namus ve şeref çizelgesidir çünkü. Erkeğin namussuzuna güvenilmezken, kadının namusu yalnızca kadının cinselliğiyle bağlantılıdır. Erkeğin namusunu kaybetmesi, erkekliğini kaybetmesi anlamını taşımazken, kadının namusu o çok değer verilen ve geniş kapsamlı bir olgu olan „aile şerefine“ endeksli. Sonuçta „namus için yaşadı, namus için öldü“ ve „gelinliğinle çıktığı baba evinden kefeniyle mezara gömüldü“ kadın. Özellikle, kadını mağdur duruma düşüren ve üzerinde ağır baskı yaratan bu anlayış ise namus için öldürme düşüncesini tetikledi. Erkekleri de çevresinin hoşgörü sınırları dahilinde “namus bekçiliğine” sürükledi.

Halbuki Avrupa savaş halindeyken Türkiye’de kadın seçti ve seçildi. Monarşiden cumhuriyete geçilirken, kadınlar talep etmeden, ülkenin kurucusu kadınları toplumda eşit kıldı, yerlerden kaldırıp göklere taşıdı. Onurlandırdı, birey yaptı. Çağdaşlaşmanın gereğinde kadının aydınlanması şarttı…

Ne çok duyarız değil mi? „Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar“ atasözünü… Sanki babalar sahte gözyaşları döküyorlarmış gibi...

Anneleri baş tacı yapan, cennete girmenin garantisini, annesinin ayakalarının altında arayan bu toplum, nasıl oluyor da aynı zamanda kadını düşmalarından koruyamıyor? Bilim adamlarının bu konuyla ilgili yaptıkları psikanaliz çalışmalardan, anneleri değer görmeyen, hatta kaba kuvvete maruz kalan erkeklerin „canlı bomba gibi her an patlamaya hazır, kontrolsüz şiddet uyguladıkları“ çıktı ortaya.  Erkek egemen ailelerin, erkek çocuklarına, annelerini „bakıcı“ veya „taşıyıcı anne“ olarak lanse etmeleri de, şimdiye kadar ortaya çıkan en çarpıcı sonuçlardan birisi oldu sadece.

Bu yüzden erkek çocuklarımızı büyütürken, daha vicdanlı, daha insancıl, daha merhmetli, kadına, çocuğa, doğaya saygılı yetiştirmek,  „erkek adam“ yetiştirmekten daha kutsal bence. Erkekliği ifade etmenin tek yolu şiddet, zorbalık, baskı değildir çünkü.

Geçenlerde kapısının önünde ağır bıçak darbeleri alan ve can çekişerek ölen balerin kızımız Ceren verdiğimiz son kurbanımızdı. Ceren’e apartmanının girişinde ilk tıbbı müdaheleyi hemşire olan annesi yaptı, ama yavrusunu kurtaramadı.

Artık isyan etmek, sokaklara taşmak, lanet yağdırmak bir yere dursun…  Sesimiz duyuluyor mu?

Kimi erkeğin bacısı, kiminin ablası, evladı, eşi, yeğeni, kuzeni ve insanı dokuz ay karnında taşıyan anası, daha ne kadar ölmeli…

Saygılarımla…

Leyla Yıldız

 

Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
ÇOK OKUNANLAR